|
TaÅŸköprü'nün Önemli Ormanları » Elek dağı, Sarıkavak, Kiraz dağı, Saraycık, Çangal, Yeralagöz, Uzundoruk, Terelik Delitepe, BaÅŸköy, DeÄŸirmencik, B...
|
Şehit Şerife Bacı |
|
|
1910 yılında yapılmış. Türkiye’nin en güzel
hükümet konaklarından ve meydanlarından biri. Sadece konak değil, onun
merkezinde yer aldığı mekanda çok güzel. Ortada şerife Bacı Anıtı var, Kurtuluş
Savaşı şehitlerinden... Zaten Kastamonuluların en çok gurur duydukları şeylerden
biri bu: ışgal görmemiş olmalarına rağmen savaşta en çok şehit veren üç ilden
biri olmak. şerife adı Kastamonu yöresinde dillere destan
olmuÅŸ bir ad. ÅŸerife Bacı’yı bu derece önemli kılan ilginç öyküsü ise dinleyenleri oldukça
duygulandırıyor. şerife Bacı Anıtını incelerken sanki öyküsü kendiliğinden
dilleniyor. Tarih, 1921 yılının son günleriydi. O gün, ınebolu’dan 80
kaÄŸnının cephane yüklenerek Kastamonu’ya doÄŸru yola çıkması gerekiyor.Birdenbire bastıran kar
yolları kaplamıştı. Sıra ile cephaneler yükleniyor, yüklemesi yapılan kağnı yola
çıkıyordu. şerife Gelin, köyde bakacak kimsesi olmadığı için Elif'i yanına
almıştı. şerife Gelin'in kağnısına top mermileri yüklendi, yol verildi... şerife
Gelin, ınebolu çıkışında kağnıyı durdurdu. Oraya kadar sırtında taşıdığı kızı
Elif için top mermilerinin arasında bir yer ayarladı. Tek korunma aracı olan yün
yorganını da top mermilerini ve kızını yağıştan korusun diye, kağnı üzerine
örttü. Sonra tekrar kaÄŸnı başına geçip “Bismillah” diyerek öküzleri çekmeye
başladı. Bu görevi onlarca köy, binlerce kağnı yaptığı için yol güvenliği
konusunda bir sorun yoktu. Soğuğa karşı korunaklı oldun mu tamam! Hele hele
öküzlerin iyi ise, işin kolay! şerife Gelin, öküzleri çekiyor, kar ise yağıyor,
yağıyordu. Kağnı tekerleri karla karışık çamurlu yollarda makamsız bir
gıcırtının zevksizliÄŸiyle ilerliyordu. ÅŸerife Gelin’in bir tek korkusu vardı;
kendinden bile sakladığı bir korku. Kalbinde kocaman bir çıban, çaresiz bir
dertti bu... Ama onu hatırlamak istemiyor; azimle, hırsla kağnı arabasının
önünden tüm engelleri delercesine yürüyordu. ıçten içe duâ etmeyi de ihmal
etmiyordu. Bu halde epeyce yol aldıktan sonra kağnı birden durdu. şerife Gelinin
yüreciğindeki yara deşilmişti. Evet kara öküz yürümüyordu. Bu her zamanki huyu
idi. Zorlamaya, yüke hiç gelemezdi. şerife Gelin yuları asıldı. Hayır!
Gelmiyordu. Öküzün ardına geçip gâh! dedi. Üvendire ile dürttü. Kara öküz biraz
yürüyüp tekrar durdu. Bir saat kadar önce yağan kar durmuş, hava soğumaya
başlamıştı.
şerife Gelin; Kurbanın olayım kara tosun, beni perişan etme. Arabam top mermisi
dolu; Cepheye yetiÅŸmesi lazım. Haydi n’olur yürü. Haydi n’olur. Kara öküz az
daha yürüyüp boynunu eğdi, eğdi. Sonra olduğu yere çöküverdi. şerife gelin; Eyvahhh! Ne yapacağım ben şimdi, diyerek tekrar kara öküzün
yanına vardı. Yalvarırcasına başını okşadı. Gözlerinden öptü, titreyen sesiyle:
Haydi kara tosunum. N'olur yatma kalk.
Boyunduruğa ben de koşulayım. Yeter ki sen yatma. Kara öküz nice zorlamayla
yerinden kalktı. Boyunduruğu kaldıramaz gibi boynunu yere eğiyordu. Bereket öbür
eşi sarı öküz güçlü idi; zaten kağnı buraya kadar onun sayesinde gelebilmişti.
şerife Gelin, öküzlerin yularını arabanın okuna taktı. Sonra kara öküz tarafına
geçip eğik boyunduruğa öyle bir yüklendi ki, göğsünden bütün vücudunu kaplayan
bir ıslaklığın yayıldığını fark etmedi bile. Kaç defa kara öküz yatmış, kaç defa
boyunduruğu şerife gelin göğüslemiş, bunların artık sayısını unutmuştu... Ne
kadar yol aldığını ise hiç bilmiyordu. ÅŸerife Gelin’in karnı açtı. Lakin açlığı
dert etmiyordu. Biricik Elif'i aklına geldi. Tabii ki O'nun da karnı zil
çalıyordu. “Elif'imi azıcık emzirebilseydim” dedi. Ama Elif uyuyordu; zaten
uyansa da bu soÄŸuk havada çocuk emzirilmezdi. Kendi kendine: “Elif uyanmadan
Kastamonu’ya varabilseydim bari”, dedi. Nice garibanın çıplak ayakla yürüdüğü
bayır. Vardıkça dikleşen, çıktıkça yokuşa vuran yollar... ve içinizdeki aşka,
merhamete, sevgiye inat acımasızlaşan dağ... Eşkıyalara taş çıkartan kurt
sürüleri. Karıyla kışıyla, geçit vermeyen engebeleriyle, Ilgaz Dağı bir
muamma...diye düşünürken şerife Bacı, kağnıdaki küçük Elif'in ağlaması duyuldu
birden. Hıçkırıklara karışan bu feryat, ÅŸerife Gelin’in beynini zonklattı. YavaÅŸ
giden kağnıyı durdurmadan düşe kalka telaşla arabanın ardına koştu. Yorganı açıp
baktı; Elif kızın sesini duyuyor, kendini göremiyordu. Gözlerini yuvasından
patlatırcasına açıp bir daha baktı. Elini uzatıp ot kurularını karıştırdı:
{mosimage}Yavrum! Elif'im, diye bağırdı.
Zavallı yavrucak otların arasındaydı. Boğuk boğuk ağlıyor, hıçkırıyor, kendini
yırtıyordu âdeta. Soğuk, dondurucu bir hal aldığı için yorganı Elif kızın ve top
mermilerinin üstüne iyice sıkıştırdı. ÅŸerife Gelin’in esas korkusu, top
mermilerinin göçüp kaymasıydı. Bu halde zaten Elif kız ezilir yamyassı bir et
parçasından farksız hale gelirdi. Tekrar aceleyle arabanın önüne koşup, öküzleri
çekmeye başladı. Nice öne geçenler uzaklaşıp görülmez olmuş, nice arkada
kalanlar ÅŸerife Gelin’e yetiÅŸmiÅŸ, geçip gitmiÅŸlerdi. Kimse kendisine zimmetlenen
cephaneyi yerine teslim etmekten baÅŸka bir ÅŸey düşünmüyordu. ÅŸerife Gelin’in
çektiği kağnı tekrar durdu. Kara öküz yine yürümüyor, başını geri geri atıyordu.
şerife Gelin, iyice üşümüş. Çene kemikleri birbirine vuruyordu. Kağnının kara
öküz tarafına geçerek “yazıklar olsun sana; çekil boyunduruktan, çekil de ben
koÅŸulayım” dercesine bir süre baktı. Gözleri kısılmıştı. Bütün vücut azaları
titriyordu. Hiddetinden dolayı üvendireyi kaldırdı, kaldırdı; sonra da arka üstü
kardan adam gibi göçüverdi. şerife Gelin, donmakta olduğunu işte o anda fark
etti. Yıkıldığı kar içerisinden çabalayarak kalktıktan sonra, yine zor bela
kağnı arabasının üzerine çıkabildi. Elleri ve ayakları donma noktasına geldiği
için kağnıya binerken kaç defa kayıp yere düştüğünün sayısını bilemiyordu.
şerife Gelin, bindiği kağnıdan öküzlere kısık sesiyle ve belki de son defa
“gah!” dedi. Sesi yavaÅŸ yavaÅŸ kayboluyordu. Elif çatlayacak gibi aÄŸlarken,
şerife gelinin kolu kanadı âdeta robotlaşıyordu. Kağnı serseri bir mayın gibi,
şehrin dışındaki Kastamonu kışlasının yakınına kadar gelip orada durdu. Kar
dinmişti; Elif ağlıyordu. Anlaşılan, bütün kuşlar Elif'in yasına, onun feryadını
dinleyenlere iştirak ediyorlardı. ışte bu yüzden bu akşam, cümle kuşlar suskun,
güvercinler sanki taş kesilmiş; sığırcıklarsa hıçkırmadan son damla gözyaşlarını
içlerine akıtıyorlardı. Besbelli ki öyle; öyle olduğu için de sükût, bu mahalle
matem gibi siyah otağını kurmuştu.
Bu kimsesiz kağnının yanına giden görevliler karşılaştıkları acıklı manzarayı
şöyle not ettiler: “KaÄŸnı üzerinde soÄŸuktan donan bir kadının cesedi vardı.
Donmuş kadının cesedini arabadan indirirken, yorganın altında ağlayan bir çocuk
sesi işittik... Top mermilerinin arasında, otlara sarılı eski çulların içinde
bir kız çocuğu ağlamaktan bitkin hale gelmiş, boğuk ve kısılan sesinin sanki son
feryadını ediyordu. Hepimizin ortak kanaati şu oldu; Bu Türk anası, evladını ve
top mermilerini korumak için kendini feda etmiÅŸtir.”
Grup vaktinin kar üzerindeki yansıması, bu kağnının yanına gelenlerin
yanaklarından süzülen damlacıkları çiğdem rengine boyamıştı. Batan Güneş ise,
şerifeler, Elifler, Zeynepler ve kardelenler için yeniden doğmak üzere,
kızıllığını saklarcasına karanlığın göğsünde yavaş yavaş kayboluyordu. Milli
Mücadele işte bu mucizenin, bu onurlu, güzel çılgınlığın
adı. Mimar Vedat Tek’in
baÅŸyapıtlarından biri olan Kastamonu Valilik Binası’nın önünde duran bu kadın
kahramanın anıtı Anadolu’da bir meydana konmuÅŸ en güzel heykel dizisi olarak
ruhlara kazınıyor. |
Sponsor Firmalar
Üye Girişi / Üye Kayıt
|
|